Akademik özgürlükler halk için lüks mü, yaşamsal mı?

Burak Cop

Akademik özgürlükler halk için lüks mü, yaşamsal mı?

Burak Cop

İkinci Yüzyıl Dergi - Mayıs 2021

Türkiye tarihinde üniversiteler dönem dönem iktidarların baskıcı uygulamalarına maruz kaldı. Akademik özgürlüklerin ve bunlarla sıkı sıkıya bağlı olan üniversite özerkliğinin hedef alınmasının nedeni, üniversitenin, toplumda özgür ve eleştirel düşünceyi besleyen başlıca kaynak olmasıdır. Gerek darbe yönetimlerinin gerekse iktidara sandık yoluyla gelip zamanla otoriterleşen iktidarların, üniversiteleri zapturapt altına alınması gereken isyan ve huzursuzluk odağı olarak görmeleri eşyanın tabiatı gereğidir. Türkiye’de çok partili siyasal yaşam üniversitelerin baskı altına alındığı, akademik özgürlüklerin kısıtlandığı örneklerle dolu. Burada özellikle vurgulanması gereken nokta, baskı dönemlerinde hem öğretim üyelerinin hem de öğrencilerin hedef alınmasıdır. Özgür üniversite dediğimiz zaman salt akademisyenlerin araştırma ve ifade hürriyetini kastetmiyoruz. Öğrencilerin ifade ve örgütlenme özgürlüğü de hür bir akademik ortamın olmazsa olmaz unsurudur.

Çok partili dönemde, Soğuk Savaş’a koşut olarak 1940’ların sonuna doğru oluşan sol karşıtı atmosferde DTCF’den solcu hocaların tasfiye edilmesi ile başlayan baskılar, takip eden on yıllar boyunca yer yer ağırlaştı, hatta sistematik hale geldi. Başbakan Adnan Menderes tarafından “kara cüppeliler” diye hedef alınan akademisyenlerin 1950’lerin ortasından itibaren en az 25 yıllık hizmeti olan diğer kamu görevlileriyle beraber erken emekli edilebilmelerinin yolunun açılması, “siyaset yaptıkları” gerekçesiyle bakanlık emrine alınmaları, 1960’ta DP’nin kurduğu Tahkikat Komisyonu’na karşı çıkan hukuk fakültesi hocalarına disiplin cezaları verilmesi gibi vakalar yaşandı. 1960’larda Süleyman Demirel’in başbakanlığı sırasında da akademisyenler ve öğrenciler türlü baskılara maruz kaldı, hatta siyasi kimliklerinden dolayı cinayete kurban giden sol görüşlü öğrenciler oldu. 12 Mart döneminde Nihat Erim’in başbakanlığı sırasında yürütülen “Balyoz Harekâtı” (Nisan 1971) sırasında profesörler bile tutuklandı. 12 Eylül darbesinin ardından üniversiteler, akademik yükselme koşullarından dekan atamalarına, öğrenci hatta akademisyenlere ilişkin disiplin koşullarından ders programlarının oluşturulmasına kadar pek çok alanda YÖK (kuruluşu 1981) vesayeti altına alındı. YÖK Kanunu’nu 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nda yapılan değişiklik izledi ve buna istinaden pek çok seçkin öğretim üyesinin üniversite ile ilişiği kesildi.

***

1990’ların başından AKP’nin iktidara geldiği döneme kadar geçen süre; pek çok sorunlu veçhesine, faili meçhul cinayetler ve işkence gibi temel insan hakları ihlallerine, kimi toplumsal grupların özgürlüklerinin kısıtlanmasına rağmen Türkiye’nin görece demokratikleştiği yıllardır. Özellikle de 90’ların sonu – 2000’lerin başında ülkemiz kayda değer bir demokratikleşme tecrübesi yaşadı. Temmuz 1992’de DYP-SHP koalisyonu, 12 Eylül darbecilerinin üniversitelerde 1946’dan beri uygulanan rektörlük seçimini kaldırmış olmasından kaynaklı anti-demokratik sistemi bir nebze düzelten bir adım attı. Artık rektörler doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmayacaktı. Üniversiteler kendi içlerinde bir seçim düzenleyerek YÖK’e altı aday bildirecek, YÖK bu adayları üçe indirip Cumhurbaşkanı’na sunacaktı. Özellikle de kurumsal kimliği güçlü üniversitelerde, seçimde ilk sırayı almayanlar başvurularını geri çektiği yahut atama önerilerini kabul etmediği için, seçimde birinci gelen adaylar rektör olarak atanıyordu. Her halükârda adayların oy sıralaması, YÖK ve Cumhurbaşkanı üzerinde bir basınç oluşturuyordu.

***

15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden beş gün sonra ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan 676 sayılı KHK’nın 85. maddesi ile seçim kaldırıldı. Artık YÖK üç aday belirliyor, aralarından birini Cumhurbaşkanı atıyor. Adaylardan herhangi birinin 1 ay içinde atanmaması ve YÖK’ün yeni aday göstermemesi halinde Cumhurbaşkanı doğrudan atama yapıyor. Aslında her halükârda Cumhurbaşkanı’nın “doğrudan” atama yaptığı bir düzenlemeden söz edebiliriz, zira üç aday öneren YÖK’ün 21 üyesinden 14’ünü doğrudan Cumhurbaşkanı, 7’sini ise onun atadığı rektörlerden müteşekkil Üniversitelerarası Kurul belirliyor. Dolayısıyla 2016’da, 12 Eylül darbecilerinin getirdiği sisteme geri döndük. Başarısız bir darbe, geçmişteki başarılı darbenin tasarladığı sisteme dönülmesine vesile oldu. Tabii 1980’lerden farklı olarak, rektörler bir siyasi partinin genel başkanı tarafından atanıyor.

2016’da KHK marifetiyle bu geriye gidiş gerçekleşirken, Türkiye’de akademyanın büyük oranda suskun kaldığını da not etmek gerekiyor. İfade özgürlüğünün alabildiğine gerilediği; 2016 başında sırf bir konudaki görüşlerini kolektif bildiriyle açıkladıkları için evvela iktidar tarafından hedef gösterilen, ardından bir kısmı OHAL KHK’sı ile kamu görevinden ihraç edilen, bazıları da mahkeme önüne çıkarılıp cezaya çarptırılan akademisyenlerin olduğu bir ülkede herkesten cesaret göstermesi beklenemez. İktidar politikalarına aykırı görüş belirtmenin maliyetinin yıldan yıla arttığı memleket ortamı, ancak asosyal sosyal bilimcilerin ve onun bir alt dalı olarak apolitik siyaset bilimcilerin huzur içinde mesleklerini icra edebildikleri bir akademik ortamı beraberinde getirmekte, otosansürü de akademik özgürlükleri en çok kemiren olguya dönüştürmektedir. Bugün kamuya açık mecralarda iktidarın politikaları aleyhinde görüş beyan eden sosyal bilimcilerin sayısı iki elin parmaklarını zorlukla geçiyor. Ancak bu durumun müsebbibi sessiz çoğunluk değil. Ortada sistemik bir sorun olduğu dikkate alınmalı.

***

Ocak 2016’daki “Barış için Akademisyenler” bildirisine imza atan ve terör propagandası yapma suçlamasıyla hapis cezalarına çarptırılan akademisyenlerin başvurusunu haklı bulan Anayasa Mahkemesi, 26 Temmuz 2019 tarihli kararında şu önemli tespitleri yaptı: “İfade özgürlüğünün (…) incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğu (…) kabul edilmelidir. (…) Akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmasa, tartışmalı olsa veya rağbet görmese dahi ifade özgürlüğünün sıkı koruması altında kalmaktadır”. AYM’nin emsal niteliğindeki kararı üzerine imzacı pek çok akademisyen yargılandıkları davalarda beraat ettiler (yalnızca 2-10 Eylül 2019 tarihleri arasında 23 kişi beraat etti). Akademik özgürlükler bakımından nefes aldırıcı bir karara imza atan AYM, 2020’de de “şehirler arası yollarda gösteri yürüyüşü düzenlenemez” hükmünü iptal ederek, Enis Berberoğlu ve Osman Kavala ile ilgili hak ihlali kararı vererek iktidarın tepkisini çekmişti. Öte yandan Cumhurbaşkanı’nın AYM’ye 23 Ocak 2021’de yaptığı atamayla mahkemedeki dengenin iktidar lehine değiştiğini, AYM’nin bundan böyle kişisel hak ve özgürlükleri genişletme yolunda kararlar vermesinin beklenmediğini de not edelim.

Tek çiçekle bahar olmayacağı gibi, ne kadar tarihi önemde olursa olsun AYM’nin tek bir kararıyla da Türkiye’ye akademik özgürlük ortamı gelmedi. Ülkemizde akademinin özgürlüğü ve özerkliği, Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi önündeki akademisyen-öğrenci eylemi sırasında polisin protesto amacıyla yere serilen hoca cübbelerini çiğnemesi örneğinde somutlaştığı üzere, ayaklar altındadır. Bu konudaki son ve çarpıcı örnek, normal şartlar altında Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne ancak 1 Nisan şakası olarak atanabilecek profildeki birinin, Cumhurbaşkanı kararıyla bu pozisyona getirilmesidir. Hakkında ciddi intihal iddiaları olan, Boğaziçi Üniversitesi’nin yükseltme-atama kriterlerine göre normalde bu üniversitede tam-zamanlı kadro elde etmesi mümkün olmayan bu kişiyi elbette ki üniversitenin ne akademisyenleri ne öğrencileri ne de mezunları kabul edebildi. Hal böyleyken Anayasa ile güvence altına alınmış protesto hakkını kullanan öğrencilerin payına teröristlikle suçlanmak; üniversitenin eski rektörü Sayın Üstün Ergüder’in payına İçişleri Bakanı tarafından, Türkiye’nin yetiştirdiği en seçkin sosyal bilimcilerden biri olan, uluslararası bilimsel endekslerde binlerce atıf almış Sayın Ayşe Buğra’nın payına da Cumhurbaşkanı tarafından hedef alınmak düştü. Boğaziçi Üniversitesi’ne geceyarısı kararnamesiyle iki yeni fakültenin açılması da üniversiteler üzerindeki merkezî vesayetin en hazin örneklerinden birini oluşturdu.

***

Üniversitelerin iktidar baskısına maruz kalması, akademyanın özgürlük ve özerkliğinin ayaklar altına alınması liyakatsizliği ve ciddi bir nitelik erozyonunu da beraberinde getirmektedir. Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Karadağ’ın Mayıs 2020’de yayınlanan araştırmasına göre önde gelen uluslararası yayın endekslerinden Scopus’ta Türkiye’deki rektörlerinin dörtte birinin, Web of Science’da ise üçte birinin herhangi bir makalesi yer almıyor. 68 rektörün uluslararası yayını yok. Bugüne dek çalışmalarına bir tane bile uluslararası atıf almayan rektör sayısı 71. Her yıl dünyanın en çok rağbet edilen üniversite sıralamasını yayınlayan Times Higher Education dergisindeki listede ilk 1000’e giren Türk üniversitelerinin sayısı üç iken, 2016’dan sonra her üç üniversitemiz de listeden düştü. Tesadüf bu ya, üç üniversitenin de rektörü 2016 sonrasında değişti. Karadağ’ın araştırması bir başka çarpıcı dönüşümü daha gözler önüne seriyor: On yıl önce Türkiye’de hiç ilahiyat fakültesi mezunu rektör yokken günümüzde her 37 ilahiyat profesöründen biri rektör (tüm rektörler arasında ilahiyat mezunlarının oranı yüzde 10’a yakın). Bu noktada şunu vurgulamak isteriz: Eğer bir üniversitede ilahiyatçı bir profesör akademik kadronun teveccühünü kazanmışsa, çalışma arkadaşları tarafından o göreve layık görülüyorsa elbette ki rektörlüğe talip olmak en doğal hakkıdır. Fakat Engin Karadağ’ın makalesi, hayatın olağan akışına uygun olmayan bir “yukarıdan tasarım”a işaret etmektedir. Meseleyi partizanca atamalarla yaygınlaşan liyakatsizlik ve bunun beraberinde gelen niteliksizleşme bağlamında değerlendirmek gerekiyor.

***

Uluslararası bir kuruluş olan GPPI’nin 2019 akademik özgürlük endeksine göre Türkiye; Çin, İran, Yemen, Kuzey Kore, Türkmenistan gibi ülkelerle birlikte en alt ligde yer alıyor. Rapora göre beş farklı alanda (araştırma ve öğretim özgürlüğü, akademik alışveriş ve yayım özgürlüğü, kurumsal özerklik, kampüs özgürlüğü, akademik ve kültürel ifade özgürlüğü) Türkiye’de akademyanın güncel hali 12 Eylül’ü takip eden ilk birkaç yıldaki kadar kötü. Ülkemizde 1990’lar boyunca genel trend yukarı doğru seyrederken 2000’lerin ilk yarısında akademik özgürlük ortamı 1960’lardaki seviyenin bile üzerine yükseldi. 2005’te başlayan düşüş ise 2010’un ardından tepetaklak iniş halini aldı.

Üniversitelerdeki nitelik kaybının izini başka göstergelerde de sürmek mümkün. CHP Bilim Platformu’nun 2019’da yayınladığı rapora göre ülkemizde akademik yayın başına uluslararası atıf 2002’de 15 iken 2017’de 0,4’e düşmüş. 2002’de akademik yayın sıralamasında İran 18 sıra gerimizdeyken bugün 3 sıra önümüze geçmiş durumda. Şaibeli akademik dergi ve kongre sayısında ise dünya çapında liderliğe oynamaktayız (üçüncü sıradayız). AKP iktidarı döneminde üniversite sayısı üçe katlanmakla beraber 1 profesöre düşen öğrenci sayısı 120’den 231’e çıktı. Öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı Almanya’da 12, Portekiz’de 14 iken Türkiye’de 75’e ulaşıyor. Görüldüğü üzere üniversitelerimizdeki niceliksel büyüme / niteliksel gerilemenin akademisyenler bakımından bir sonucu da emek sömürüsündeki artış. Rapor ayrıca beyin göçüne dikkat çekiyor: 2018’de ülkemizden yalnızca Hollanda’ya göç eden akademisyen ve yüksek eğitimli kişi sayısı 1020.

***

Akademik özgürlüklerin gerilemesiyle üniversitelerdeki nitelik kaybı arasında güçlü bir ilişki var. Dolayısıyla bu alandaki gerilemenin kazananı olmuyor. Bir siyasi iktidarın üniversiteleri zapturapt altına almasının ne o iktidara destek veren üniversite öğrencileri ve mezunlarına, ne de çocuklarının üniversite eğitimi alması için özveriyle çabalayan, bir kısmı pek tabii ki iktidarı destekleyen anne babalara faydası var. Kaybeden Türkiye’dir. Normalde gelemeyecekleri mevkilere gelen bir avuç “siyaseten ayrıcalıklı” akademisyen dışında, akademyanın özgürlük ve özerkliğinin ortadan kaldırılması 84 milyon yurttaşın, en çok da gençlerin zararınadır. Genç üniversite mezunları arasında işsizliğin katlanılmaz boyutlara ulaşması, gençlerimizin çoğunun yurtdışına göç etme hayali kurması da resmin bütünü dikkate alındığında hiç şaşırtıcı değil. Türkiye’de yükseköğretim sisteminin ıslah edilmesi için yapılması gereken çok şey var, ancak en önemli hamle aynı zamanda en basit adımı teşkil ediyor: Üniversiteleri rahat bırakmak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir