Senaryosu yolda yazılan torba dava

Burak Cop

Senaryosu yolda yazılan torba dava

Burak Cop

ABC Gazetesi, 12 Eylül 2017

 

Cumhuriyet gazetesini ve vakfını hedef alan davanın dünkü duruşması, davayı izlemek için onca yol tepip Silivri’ye gidenler için sıkıntılı başladı. Girişte yığılma oldu ve Çağlayan’dakilerden daha büyük bir kapasitesi olduğu halde kısa süre içinde mahkeme salonunun dolduğu açıklandı.

Mücadele vererek binaya girmeyi başardığımızda ise kapıdaki eziyetin hiç de zorunlu olmadığını anladık. Binanın girişi ve koridorları yeterince genişti ve içeri girmek duruşma salonuna girmek anlamına da gelmediği için pekâlâ bunca insan güneş altında 1-2 saat bekletilmeyebilirdi.

Salonun izleyici giriş kapısının önünde daha hafif bir yığılma vardı. Aralarında tutuklu sanıkların kardeşi, kuzeni de olan 8-10 kişiydik. Balyoz kumpası mağduru, jandarmalardan da saygı gören bir emekli generale adeta yapışarak (sağolsun beni geri çevirmedi) ben de bu grupla beraber içeri girmeyi başardım.

***

Duruşmaya dair tabii ki anlatılacak çok şey var. Ama izninizle sadede geleyim. Cumhuriyet davası bir torba dava. Birbirleriyle hiç alakası olmayan düzenlemelerin aynı pakete doldurulduğu torba yasalarla aynı mantığa sahip. Davanın halen 5 tutuklu sanığı var ve alakasız şeylerle suçlanıyorlar. Daha doğrusu neyle suçlandıkları belli değil.

Sanıklara yöneltilen 2 suçlama var. Bunlardan biri terör örgütüne, üye olmadan yardım etmek. Diğeri ise Cumhuriyet Vakfı’nı ve gazeteyi yayınlayan Yenigün A.Ş’yi zarara uğratmak. Daha doğrudan söylemek gerekirse burada hırsızlık/yolsuzluk iması var. Ama bu yalnızca ima düzeyinde. Ortada kanıt olmadığı gibi azıcık kanıta benzeyen herhangi somut bir şey de yok. En somut şey, Vakfa üye seçiminde usulsüzlük yapıldığı iddiası. Fakat zaten uzun süre önce yargıya taşınmış olan ve asliye hukuk mahkemesinin ilgi alanına giren bu anlaşmazlığın “terör" davasında ne işi var?

Soruma kendim yanıt vereyim. İddianamenin altyapısını oluşturan kırılgan senaryoya göre terör örgütüne üye olmadığı halde ona yardım etmeye niyetli birileri (somut olarak, tutuklu sanık Akın Atalay) Vakfın yönetimini usulsüz biçimde ele geçirdiler, gazetenin yayın çizgisini değiştirdiler ve böylece gazete terör örgütü propagandası yaptı.

Gazete ve Vakıf yönetiminde gerçekten kıyasıya bir güç mücadelesi yaşanmış yakın geçmişte, bu anlaşılıyor. Savcı da eskiden gazete veya vakıfta görev alan yahut halen buralarda görevli insanlar arasındaki fikir ayrılığı ve çekişmelerden kendi senaryosu için alabildiğine faydalanmak istemiş. Tanık olarak dinlediği eski/mevcut Cumhuriyetçilerin ifadelerini eğip bükmekten dahi çekinmediği, pek çok tanığın mahkemedeki konuşmalarından anlaşılıyordu. Zaten tanıkların çoğu zoraki tanık. Gazetenin emektar isimlerinden Miyase İlknur söz gelimi, tanıklık yapmak istemediği için zabıt katibiyle telefonda tartıştığını, telefonu kapattığını, iki hafta sonra yazılı çağrı gelince mecburen savcıya gitmek zorunda kaldığını anlattı.

***

Ancak az sayıda, sanki o kadar zoraki olmayan tanık da var. Bu insanlar Vakıf’taki güç mücadelesinin kaybedenleri. Bu niteliği haiz üç kişi vardı. Alev Coşkun, sağlık sorunu mazeretiyle duruşmaya gelmedi. Mustafa Pamukoğlu, şu anda Cumhuriyet’le hiçbir organik ilişkisi bulunmuyor ve Akın Atalay’ın sorusu üzerine ortaya çıktı ki Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal vb.’nin çatı kuruluşu olan bir vakfın başkanı. Bir de İnan Kıraç var. İlhan Selçuk’un davetiyle Vakfa üye olmuş. Yeni üye seçiminde yurtdışında olduğu için oyunu kapalı zarfla, oylamaya katılmadan kullanmak istemiş, bugüne dek hapiste olduğu için istisnai olarak Mustafa Balbay’a tanınan bu hak kendisinden esirgenerek oyu geçersiz sayılmış, o da bunun üzerine Vakıf’tan ayrılmış.

Kıraç ifadesinde Cumhuriyet’in Nadir Nadi, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu çizgisinden ayrıldığını öne sürdü. Sosyalizan kimliği belirgin olan Mumcu’nun çizgisinin bekçiliğini yıllarca büyük burjuvazinin en önemli temsilcilerinden biri olarak görebileceğimiz Kıraç’ın üstlenmesi bana hayli manidar geldi. Hayat işte.

***

Yazıyı buraya kadar okuduysanız kafanızda şu soru belirmiş olabilir: Bir gazetenin çizgisinin değişmesi memleketimizde ne zamandır yargılama konusu? Evet bu gerçekten de basit ve anlamlı bir soru, ama dünkü duruşma göz önüne alındığında hiçbir mana ifade etmiyor. Çünkü hâkim ve savcının tanıklara ve sanıklara sordukları suallerin yüzde 90’ı gazetenin editoryal tercihleriyle alakalıydı.

O köşe yazarı neden alındı? Nasıl alındı? Karşı çıkan olmadı mı? Genelde gazetelerin başına içeriden biri getirilir ama Can Dündar dışarıdan geldi, niye? Haberler üzerine muhabir ve yazı işleri görüş ayrılığına düşebiliyor mu? Ne kadar sık oluyor? Hep mi oluyor?

Allah sizi inandırsın mizanpaj bile davanın tutanaklarına girdi. Efendim gazetenin yeni yönetimi logonun üzerine (sürmanşet denen yere) haber koymaya başlamış, bunu neden yapmış, tepki olmuş mu?

Tabii haksızlık etmeyelim, sadece editoryal konular konuşulmadı. Gazete daha iyi yönetilebilir miymiş, gayrimenkullerini neden satmış? Çalışanlar arasında tensikat yapılırken kıdem tazminatları ödenmiş mi? Bunlar da konuşuldu.

Dava bir “terör" davası ama en az konuşulan şey terördü. Aslında yargılanan bizatihi gazeteydi, Cumhuriyet’ti.

Davayı izlerken “avukatlar ve sanıklar ne kadar sabırlı" diye düşündüm, “bir Allah’ın kulu da çıkıp mahkeme heyetine 'biz bunları neden konuşuyoruz beyler, siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?’ diye sormadı". Sonunda, savcı mütalaasını verdikten sonra avukatlardan Bahri Belen dayanamadı sanırım: “Yayın politikası savcıları da, mahkemeleri de, iktidarı da, siyasetçileri de ilgilendirmez".

***

İşin ilginç yanı, bir an için farz edelim ki yayın politikasını değiştirmek suç, ancak gene bir tuhaflık var. Bahri Belen’in ifadesiyle “yayın politikasının değiştiği iddia edilen 45 ayın 22'sinde yayın yönetmeni olan İbrahim Yıldız tanık olarak dinlenirken" tutuklu sanıklar Kadri Gürsel Yayın Danışmanlığı görevini bir ay, Murat Sabuncu ise Genel Yayın Yönetmenliğini bir buçuk ay yapabildi. Yani Gürsel ve Sabuncu ayaklarının tozuyla tutuklandılar.

Ahmet Şık’a yönelik terör destekçiliği suçlaması ise torba içinde torba. Herkes “FETÖ" ile ilişkili olmakla suçlanırken, Şık’a oradan tutturamadıkları için PKK ve DHKP/C’ye yardım suçlaması yöneltiliyor. Evet ikisine birden. Gördüğünüz gibi “üyesi olmadan terör örgütüne yardım" suçu savcılara büyük esneklik sağlıyor. Eskiden olsa anca bir örgütle ilişkilendirilebilirdiniz.

***

Lafı eskiye getirdik, oradan bağlayalım. Fethullahçıların kotardığı davalarda iyi kötü bir senaryo, bir kurgu olurdu. Söz gelimi Balyoz tertibinde güya 2003 yılına aitmiş gibi hazırlanan belgelerde 2007 yılına ait yazı fontu kullanıldığı, sonraki yıllara ait ayrıntılara (mekan isimleri gibi) yer verildiği sonradan ortaya çıkmıştı ama en azından filmin birinci dakikadan itibaren senaryosu belliydi.

Cumhuriyet davasında ise aynı ince işçiliği göremiyoruz. Bu sadece bir torba dava değil, aynı anda “kervan yolda dizilir' denilerek senaryosu yolda yazılan bir dava. Dolayısıyla tarihin çöplüğünü boylaması uzun sürmeyecek.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.